Bu Blogda Ara

15 Ocak 2021 Cuma

PALYAÇO SÖYLEDİ BEN YAZDIM 3

     Söyle palyaço söz bu sefer her dediğini eksiksiz yazacağım. Biliyorum ne kadar yoruldun ve hala yorulmaktasın. 

     Ümitlerin yetmediği yerler var. Umut etmenin bile hiçbir anlamı olmayan yerler var. Halbuki ufak bi’ umut bile yeterdi bazen devam edebilmek için şu gri dünyaya. Hayat seçimlerden ibaret değil Melis, hayat dayattıklarından ibaret. Sen de şaşırmıyorsun artık olduğu gibi kabul ediyorsun baksana söylediğim her şeyi sorgulamadan yazıyorsun. Önceden olsa umutlardan bahsederdin. Renklerden, güzelliklerden hatta çirkinliklerin bile güzel bi’ yanını söylerdin. Hep durdururdun, uzun bi’ süredir şaşırmayan bana bile bu duyguyu lütfettin. Yaa Melis, aynı sofrada farklı renkleri değil olduğu gibi griyi görüyoruz, elimizi nereye atsak ya bardak düşecek ya şişe kırılacak bu nasıl gri bile demiyorsun. Olduğu gibi olacağı gibi kabul etmeyi öğrenmek de sen istersen buna. Bi’ şeylere hep isim koyma sanatıdır bu da. Kalbini tutmak yetmiyor, canım tam buradan acıyor demeden anlatamıyorsun. Hatta Melis iyi dinle beni, canının yandığıyla kalıyorsun bu hiç şaşmadı bin küsür yaşındayım, küsürleri saymayı bırakalı epey oldu, vazgeçmişliğim bin yaşındayken başlamış belli ki. İşte ben bu yüzden derim sana hep sayılar da can yakar diye. Bak bi’ an o günlerde ki griliklerime gittim. İnsanlar diyordu ki, “karamsarsın” evet gerçeklerden bahsederken hep bu karşılığı aldım karşımdaki renklilerden. Gerçeklere, dayatılanlara nasıl bu kadar geç fark edebildiklerine olabildiğince şaşkınım. Bak sana bir sır vereyim; birini seversin hatta dur cümlem bitmeden söyleyeyim sevme Melis, sevmemelisin. Sevmenin içinde sevgiden çok acı vardır, pişmanlık vardır, keder vardır, kavuşamamak vardır. Bir iki güzel gün hatırına çekilmeli midir? Bunu sormam bile çok saçma. Türkülerin sözlerine bak hatta şu an çalıyor bunu seviyorum... Garip bir iletişim yaşıyorum şu türkülerle. Ama hepsinde de ümitsizlik tadı alırım kekremsi kekremsi. Çığlıklara anlamlı söz verip besteliyorlar işte. Bu duyduğum en güzel çığlık diyebilirim sana. Aslında anlatacağım çok şey var ama onlara kelime bulamıyorum Melis! Çığlıklar atabilirim, ona da komşular müsade etmiyor işte! Ne diyeyim Melis hem renkleri görüp ne grinin içinde olmak nasıl bi’ duygudur onun cevapları da sen de. Seni masada aynı renkler içinde görmek biraz hüzün verdi bana. Yine de hoş geldin yanıma. Benim pencerem dardır ama ikimize de yeter...




13 Ocak 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 7


      Sabah uyandığında, “alarmdan erken uyandım” rahatlığıyla güne başlamıştı. Yavaş yavaş günlük rutinlerini yerine getirip iş görüşmesine gidecekti. Hatta erken uyanmışken kendime kahve yapayım diye düşünüyordu. Gözü saate ilişti Adrienne’nin. Eyvahlar olsun! Alarm meğer bir saat önce çalmış ve duymamış! Adrienne’nin bu işe çok ihtiyacı vardı. Kendi giderleri, sağlık ya da ev ihtiyaçları için değildi tabii. Adrienne koruyucu ailelik yapıyor denilebilir. Evinin yakınlarında çocuk esirgeme kurumu bulunuyor, o ise her hafta hepsine hediye alır, başlarını okşar sevgisini kimseyi ayırt etmeden gösterirdi yavrucaklara. Hepsinin abla-annesiydi Adrienne. Onların en temel ihtiyacı olan sevgiyi veriyordu ama çocukların her dilediği oyuncakları, giysileri de onlara almak istiyordu. Adrienne’nin gözünün önünden hepsi geçiyor o telaşla gömleğinin düğmelerini yanlış iliklediğini farkediyor sonunda! Kendine, alarmına hatta o an dünyadaki herkese sinir oluyordu. Akşamdan hazırladığı kıyafetlerini alelacele giyindi. Masanın üzerinde duran kırmızı elmayı çantasına attı. Hemen evden çıktı. Adrienne çok bakımlı bir kadın, makyaj yapmadan dışarı bile çıkamaz. Ama maalesef makyaj bile yapamamıştı. Adrienne en kötü gününün bugün olacağını işi kaybedeceğini düşünerek yola koyuldu. E tabii makyaj yapmadığını sokakta farketti. Gözüne iliştirdiği arabaya doğru adımlarını attı, arabanın aynasıyla kendine nefretle ve bir o kadar da telaşla bakıyordu. Saçlarını düzeltti. Kendini telkin etmeye başladı. 

-Eveet her şey güzel olacak, en azından saçlarım güzell. 

Evet pek işe yarıyor gibi gözükmüyordu ama hızlıca koşuyordu taksi durağına doğru. Küçük bir çocuk peşine takıldı:

-abla, ablacığım yağmur yağacak! Şemsiye satıyorum, almak istemez misin?

Adrienne’nin çocuklara olan zaafını bir kenara koyarak, bir de yağmur yüzünden saçlarım berbat hale gelmesin diye düşünüp küçük çocuktan şemsiyeyi satın aldı. Taksiye bindi iş başvuru saatine yetişemese de, hiç problem olmadan görüşmeyi gerçekleştirdi. Tabii bu arada ne yağmur ne kar hiçbir şey yağmadı. Güneşli bir günde ofiste şemsiyeyle dolaşan bir tek kendisiydi... İşi artık almış haftaya işe başlayacak, bütün telaşa değmişti yani bütün mücadele. Şarkılar söyleyerek evine dönerken şemsiye satan çocukla karşılaşır bu sefer elinde fotoğraf makinası! Yaklaşır çocuğa doğru. 

-Şemsiye işime yaramadı ama, bugünün bir anısı olarak seninle bir fotoğrafım olsun istiyorum küçük! Dedi. Çocuğun başını okşadı evine doğru yol almaya başladı Adrienne. O fotoğrafı da odasındaki diğer fotoğrafların yanına iliştirdi. Çocuklar için verilen mücadelenin tadı bambaşkadır dedi ve hayatına devam etti Adrienne.



Bu haftanın kelimelerini ben verdim ama neredeyse en son katılanda ben oldum maalesef işlerimden dolayı bu saate kadar sarktı. Şimdi yazılanları büyük bir heyecanla okumaya başlayacağım🎈

Kelimeler: Kırmızı elma, ayna, gömlek, şemsiye, fotoğraf

8 Ocak 2021 Cuma

KELİME OYUNU 6


     Bu haftanın kelimelerini sevgili,     Momentos seçmiş.

Kelimeler: Serçe, bisküvi, ıslık, kelepçe, mucize.

    Mucizelere inanır mısın? Bi’ kurtuluşu var mıdır bu olanların? Peki ya aşk, sevgi? Bunlardan eser kaldı mı? Ya da hep masallarda, filmlerde miydi böylesine güzel duygular? Hiç yok mu gerçek yaşanmış, sonucu mutlulukla biten yaşam anısı? Evet nefes bile almadan peşpeşe bu soruları her gün penceresine konan serçeye bunları soruyordu yalnızlıktan düşüncelere boğulan genç kız. Serçe de ne yapsın, genç kızın penceresine ufaladığı limonlu bisküviyle karnını doyurma telaşında. Genç kıza sorsan, anlıyor gibi bakışlarla karşılık veriyor serçe. Genç kızın yalnızlığını bölüşüyor, o hep gelir ıslık çalar, genç kız en sevdiği limonlu bisküvisini aldığı gibi pencereye koşar, anlatır, sorar içini döker kısaca. Bazen hayat böyledir, cevap alamayacağını bilirsin ama paylaşmanın verdiği mutluluk yeterli gelir. Bazen bir derdini bazen limonlu bisküvini paylaşmak. O genç kıza sorsanız, mucize nedir diye? Serçenin cevap vermesidir der, serçeye sorsanız, hep limonlu bisküviyi yemek der. Genç kıza serçe, dediklerin hayal ürünü dese bile, düşüncelere kelepçe vurulamaz, yine düşünür, yine dert yanar. 


          Gelecek haftanın kelimeleri: kırmızı elma, şemsiye, gömlek, ayna, fotoğraf

4 Ocak 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ #72


Bu haftanın konusunu, Kayıp Fısıltı vermiş.
  

Konu: Hepimizin fark ettiği gibi iklim hissedilir derecede değişti. Peki sizce bu değişimin ülkemizde ya da sizin yaşadığınız alanda/şehirde yarattığı en büyük etki ne? Bu saatten sonra geri dönüş olur mu?

Bence birçoğumuzun ele alacağı en başta su olacaktır. Alarm vermeye başladı çoğu yerde. Su deyince akla sadece musluklardan akan su veya içtiğimiz su gelmemeli elbette. Gıda alanında bizi kesinlikle geriye atacak. Çiftçiler, kuru toprakla ne yetiştirebilir ki? Bazı yerlerde “su nedeni ile tarım yapmayın” diye uyarı bile verilmiş. E canım elma yemeyelim bu yılda, demek gerçekten çok cahilce bir yaklaşım olur. Üretim yoksa, tüketim ne olacak? Bir insanın günlük olarak alması gereken vitaminler vardır. Bu tabii ki sağlığı da etkileyecek. Bir de dünyayı virüs salmışken... Felaket senaryoları dönüyor duruyor kafamın içinde. Bu saatten sonra geri dönüşüm olacağını pek düşünmüyorum. Büyüklerimizden hep duymuşuzdur “Ağustos’ta kar yağardı” diye hayretle söylenirmiş. Muhtemelen böyle bir döngünün içerisindeyiz, pek hakim olmamakla birlikte böyle düşünüyorum. Umarım, kafamdaki felaket senaryoları, gerçekleşmez!

30 Aralık 2020 Çarşamba

KELİME OYUNU #5



Kelime oyununun 5.’si olan haftanın kelimelerini 
Bonheur seçmiş. 

Kelimeler: Kedi, film, keman, hasret, ağaç

    Yıllar sonra tozlanmış raflarının arasından bakan keman’ına elleri gidiyordu ama yok. O cesareti kendinde henüz bulamıyordu Antonya. Her odadan geçtiğinde, sanki varmış gibi gözleriyle Antonya’ya bakıp onu utandırmaya çalışıyor gibiydi. Antonya’da oralı değilmiş gibi, yandan bakarak kontrol edip korkularıyla birlikte odadan kaçıyordu. Aslında bu onun için rutin olmuştu. Kaçmak. Antonya’ya göre kaçmanın anlamı dünyanın en ağır yüküydü. Bu öyle bir yükki, omuzları artık hep çökük geziyordu. Ah Antonya seni anlayan insanların varlığına o kadar ihtiyacın var ki, ellerim uzanamıyor sana. Seni bu halde görmek beni kahrediyor. Antonya’nın yanında sadece kedisi var. Milyonların tanıdığı, aşık olduğu, hayran duyulan adamın artık yanında sadece kedisi var. Kediyi de görseniz, kendini sevdirmez ama asla da Antonya’yı terketmez. 

    Antonya şehirden uzak bir kasabada müstakil bir evde yaşıyor. Evin yakınlarında orman var. Her sabah 06.00’da kalkar elini yüzünü yıkar ve kendini ormana atardı. Bunu genelde sonbaharda yapardı. Ağaçların yaprak dökmesini kendine benzetirdi. Ne acı, ağaçlar bir bütünken, Antonya yapayalnızdı. Yapayalnız olmak sorun değil de, milyonların sevgisini paylaşamayan biri olup yalnız kalmak onu derinden etkiliyordu. Sığındığı tek şey kedisi ve ormanda aldığı nefesleriydi. Hayatında sadece iç sesiyle konuşabiliyordu. Sesi nasıldı kendi bile hatırlamıyordu. Günler birbirinin aynısı devam ediyordu. Ta ki o güne kadar... Antonya keman ustasıydı, keman denilince akıllara ilk Antonya gelirdi. Genç kızların hayallerini süsleyecek kadar yakışıklı, zeki biriydi. Yalnız ölmek Antonya’ya hiç yakışmazdı. Ama oldu. Antonya kalp krizinden ölmüş diye geçti ama literatürde kederden ölmüş diye geçmez. Şimdiyse hasret ile anılıyor. Öldükten sonra önemi tekrardan hatırlanmıştı. Tıpkı bir şairin öldükten sonra şair ilan edilmesi gibi. Boş ve anlamsız. Tüccarlar, duygu sömürerek yapacakları işi biliyordu. Hemen Antonya’nın hayat öyküsünü film yapma derdine düştüler. Yaa, genç Antonya! Hiç düşünür müydün böyle bir ölüm ile sonu! Hayatın güzel olup olmadığını bittiğinde anlarsın özetini bıraktın bana. Umarım şimdi yalnız değilsindir. Güle güle Antonya! 


29 Aralık 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ #71




   Merhaba, bu haftanın ağaç ev sohbet konusunu, 
kaplandiary seçmiş.

   Konu: Görece bir kavram olan mutluluğun TDK sözlüğündeki karşılığı, “bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan saadet” olarak açıklanmakta. Peki sizin için mutluluk nedir? Mutluluk sürekli olarak elinizde tutabileceğiniz bir şey mi?

    Bazı kelimelerin anlamlarından ziyade hissettirdiklerinin hiçbir dilde açıklaması yoktur kendi kanaatimce. Mesela mutluluk nedir diye düşünmeye başlayınca, hemen yaşadığım mutluluklar geldi aklıma. Onları buraya döksem yine bile anlatamam sanırım. Hatta nedense mutluluk deyince hep hayalgücümdeki gözümle kalbimin yanında bembeyaz bir bulut yerleşiveriyor. Mutluluk aslında evet tam da bulut gibidir. Kimi zaman, güneşe bırakır sahnesini, kimi zaman öfkeli bir dev gibidir şimşek çakar, kimi zaman yaramaz bir çocuk gibi ağlar! Olumsuz bi’şeyin olumlu mu olumsuz mu olduğunu anlamak için olumlu halini görmemiz gerekir sonuçta, değil mi? 


     Mutluluk, önemsenmektir. Evet sanırım böyle bende ki yeri. Mutlu olduğum anların altında çoğunlukla önemsenmek yatıyor. 


   Yayınladıktan sonra camdan dışarı bakıyordum o kadar güzel görünüyordu ki bulutlar, aynı kalbimin yanındaki bulut gibi hemen paylaşmak istedim sizinle de🌸



      


26 Aralık 2020 Cumartesi

PALYAÇO SÖYLEDİ BEN YAZDIM 2



 

Tam uykuya dalacakken “rezil olduğum anlar” vtr’si dönüyor, dönüyor bi’yerden komikte geliyor ama işin içinde kendim olduğu aklıma geldikçe garip bir telaş sarıyor beni. Hayır yani hangi akla hizmet, neden, nasıl öyle yaptım, dedim neyse iç muhasebemi dışa vurmamak için geldim zaten. Konu konuyu açar elbet diyerekten... Özlemenin lütuf olduğunu düşünüyorum şu sıralar. Önceleri üzücü bi’şeymiş gibi düşünüyordum. Şöyle baktım da, özlemeyi istememek, aklına geldiğinde tadını kaçıran bir hayattansa sonuna kadar özlem dolu yaşamak bana ümitli bi’işmiş gibi geliyor. İlla özlediğin bi’şeyler vardır senin de. Düşünsene, özlemek yerine kaçmak istediğini, hafızalardan silinmesini istediğini. Artık özlem duyduğumda üzülmeyi değil de heyecanlamayı öğrettim kendime. Peki ya, şarkılarla yaşadığın dönemi pekiştirmek nasıl bi’şeydir ya? “Aa bu şarkı Zonguldak işte!” “Sesi açsana, sene 2009 şu an bir saniye...” bu konuda tek olmadığıma o kadar eminim ki bütün hafızamı bunlarla dolduruyor olmaktan da pişman değilim ya neden olayım ki? Bir bakıyorum oturduğum yerden 8 yıl öncesine gidiyorum, böyle bi’hizmet var mı? Misler gibi işte. Özlemek lütuftur. Lütuftur özlemek. Ekmek banarım, bu cümleye. Umarım üzüleceğimiz değil de, özleyebileceğimiz bugünler yaşarız. (Tabii yaşanması mümkün değilse, ikinci ihtimaller. Fazla mı garanticiyim? Bunu da düşüneyim bir ara.)

23 Aralık 2020 Çarşamba

KELİME OYUNU 4



Öncelikle ilk defa katıldığım ve dördüncüsü olan kelime oyununa bir şeyler yazacağımdan, biraz heyecanlıyım umarım bu heyecanı güzel yönlendirebilirim. Bu haftanın kelimelerini
 https://benhnf.blogspot.com/?m=1 vermiş. 

Kelimeler: YEŞİL-ŞİİR-BAHARAT-YOL-SABAH


      Her yeni başlangıçlar için Pazartesi gününü bekleriz, sabah olsun başlarım diye bir tür motivasyon ve erteleme işine girişiriz. Tabii ki de sabah kelimesi ile başlamayacaktım ama işte bilirsiniz ki bazı alışkanlıklar bizi bırakmamakta ısrarcı. Gözümü kapattım elime rast gele bir kitap aldım. Denk gelişe bir sayfayı açtım. Bir anda 1950’li yıllara gittim. İstanbul’un hanımefendileri, beyefendileri arasına onların farkedemeyeceği şekilde yerimi aldım. Ben şaşkınlıkla gezinirken onlar normal yaşantısına devam ediyor. Zannederken karşı yol’a geçmek için adım atmamla birlikte bisiklet çarpacaktı. Bisikleti de pek janti, uzaktan 50 kişiye baktırsan hepsi o yeşil bisikleti gözüyle süzer, öyle göz alıcıydı. Önündeki sepetinden gelen taze çekilmiş baharatların kokusunu yaklaşık 70 yıl sonrasında bile alabildim. Tokken bile acıktırır o kadar nefis ki. Bana çarpacak olan bisiklete bi’ şiir yazmadığım kaldı ama ne yapayım, görsen sen de gözlerini alamazdın, koklamaktan geri kalamazdın. Öyle güzel ki kitaplar 70 yıl önceki taze olan kokuyu hissettirebiliyor. Bisikletli genç çocuğa el salladım fötr şapkasını kaldırdı tebessümünü de eksik etmedi. Canım çocuk! Ne şanslısın keşke yer değiştirebilsek. Kitabı kapatıp günümüze döndüm, bazen diyorum ki keşke daha uzun süre dahil olabilseydik. Güle güle janti yeşil bisikletli, fötr şapkalı çocuk! 


AĞAÇ EV SOHBETLERİ 70

            AĞAÇ EV SOHBETLERİ 70



Kelime oyununu beklerken dayanamayıp ağaç ev sohbetine katılayım dedim. Güzel şeylerle meşgale olunca şahane heyecan veriyor insana.

Ağaç ev sohbet konusu: “Konu ne olursa olsun, kişi veya nesnelere ikinci şans verilmeli mi?” 

Nedense iç sesim birden “kaç iki?’ dedi. Kin tutmayı uzun süre aklımda tutacak kadar hamal değilim genelde 2,3,4,5 şans ise gönlüm el verdiğince açıktır. Aslında şöyle bir baktım da neden yani? Neden bu kadar şans vermeye gönüllüyüm? Zaten belli! İkinci şans aslında nedir? İkinci şans kendini ikna etmek istediğin için verilen bir umuttur. “Ya o öyle biri değildi, bu nesne böyle yapmazdı, mutlaka kafası karıştı(?), yanıldı, şaşırdı ve sonucunda beni üzdü, olumsuzlukları dayattı. Hayır arkadaşlarım, kardeşlerim maalesef hayır. Elbet kimse bir değil ama bazı kelimelerin anlamları aynıdır. Sevgi mesela. Sevdiğinin ayağına taş değsin ister miydin? Bile bile üzer miydin? Ruhsal bir problemi yoksa böyle  bir şey istemez. Asla da kısıtlamaktan/ kısıtlamaktan yana değilim. Canın istiyorsa 2,3,4 kere şans ver. Belki 8.’de anlarsın belki 2.’de. Sonuç asla değişmez, kendini ikna edersin “verdiğin önem, değer senden kaynaklı karşındakinden değil” Yaşayarak öğrenmek, düşe kalka gerçeklere yürümek çok güzel.

20 Aralık 2020 Pazar

PALYAÇO SÖYLEDİ BEN YAZDIM





Selam dostum, 

Yaşını, konumunu, kimliğini, yetkilerini, yapamadıklarını, olamadıklarını bir kenara bırakıp mutlak sen ile konuşmaya ihtiyacım var. Çünkü ancak o zaman herkes, herkesle aynı noktada buluşabiliyor. 70 yaşındaki bir insandan muhteşem hayat dersleri alabilirsin, 5 yaşındaki bir çocukta unuttuğun duyguları hatırlarsın. Neden hep kalıplarımız var? Oysa ne kadar da ortak yollardan geçiyoruz. Unuttuğumuz ne çok şey var, şu an hatırlamadığımız bilmem ne üzüntünün yıldönümü geçiyor, gidiyor. Nasıl da çıkmaz sokakta hissettirmişti değil mi? Asla bir daha gülemeyeceğine bile inandırmıştın kendini. Hatta ilk güldüğünde aklına geliyordu yüreğin burkuluyordu. Evet evet bu hep böyle devam edecek diye inandırdığın acının bilmem kaçıncı yıldönümü bugün oysa. Nasıl da aştın ama nasıl üstesinden geldin. Seninle gurur duyuyorum. Tanıyor olmam farketmez ki dedim ya, hepimiz aynı yollardan geçiyoruz, sadece parmak izlerimiz ve sahnelerimiz farklı. Ne kadar çok yansımamız var. O yalnız sandığın yolda ışık yansa farkedeceksin ne kadar kalabalık arasındasın. Hayat seçeneklerden ibarettir, yolları çok, yokuşları diktir. Ve hiç şaşmaz, o dik yokuşun ardından sonra arkana bakmak bile aklından geçmez o karanlık yol, sarfettiğin efor tamamen bir rüya olarak kalır ve geçer. Sana bi’ sır vermek istiyorum; yapılan araştırmalar gösteriyor ki, duygusal acılar yaklaşık 10 ile 20 dakika arası sürer. Bu acıyı uzunca bir süre yaşatan ise yaşanan durumu sürekli düşünmek. Düşünmek acıyı arttırır. Umarım elimdeki kibriti yakarak sana kendimi gösterebildim. Yalnız değilsin, dostum. 

18 Aralık 2020 Cuma

BUGÜN GÜNLERDEN NE?

          Bugün Günlerden Ne?



    Geriye dönmek olanaksız, geleceği düşünmekse pek iç açıcı değil. Nereye gidiyoruz, kimiz, neyiz, ne yapacağız, ne yapmaktayız? Gönüllü hapishane günleri, karantina, kayıplar, şaşkınlıklar, ne olacak? Hepimizin sorunu oldu. Tek bir dert altında toplandık dünyayla. Ben bu yaşıma kadar bu kadar sık sela okunduğu duymamıştım. Artık alışkanlık oldu sela duyunca cama koşuyorum, tanımayacağımı bilsemde... 

      Hepimiz aynıyız artık. Yıllardır yatalak hastalar gibiyiz de. Hiç bu açıdan oturup düşünmemiştim öncesinden. Yaşanmadan bilinmez derler ya... Bir kedinin çenesini kaşımak, köpeğin başını okşamak, annesinin omuzundan bakan bebeğe el sallayıp gülümsemene karşılık şaşkınlıkla gülümsemesine şahit olmak, bunlardan mahrum kalmak ne gibi etki bırakıyor nasıl yaralıyor şimdi anladım. Keşke elimden gelse de kucak kucak mutluluk dağıtsam. İnsan ilişkileri fayda’ya dayanır. Çıkarlar doğrultusunda yürütürüz ilişkilerimizi.  Arkadaşına destek olursun, mutluluğu sana iki katı olarak geçer. Ağlayan bebeğe şefkat gösterirsin, tebessüm eder için kıpır kıpır olur. Bir çocuğa çikolata verirsin, gözlerindeki ışık yüreğini ferahlatır. 

     Konuyu daha da saptırmadan asıl meseleye geliyorum. Bu yıl Nisan ayında en çok aratılan kelimeye çokta şaşırmamak lazım. Bugün günlerden ne? Günleri yoğunluktan şaşırırdık, şimdi aynı günleri ama farklı rakamları yaşıyoruz. Günler, saatler bir çuvalın içinde. Eski günlere dönmek pek mümkün değil gelecekten güzellik beklemekten başka çare yok. Umarım o güzel günler daha fazla bekletmeden bulur bizi. 

  

                                   Sevgilerle.

17 Aralık 2020 Perşembe

ARKA PLANDA YOUTUBE ÇALIŞTIRMA




 Merhaba, 


Arka planda Youtube’dan şarkı dinleyerek diğer uygulamalara girmek ne konforlu olur değil mi? Hep istedik ve artık mümkün! 

 

Çokta uzatmadan başlayalım.


1. adım


2. adım



3.adım



Müzik uygulamalarına saklama alanımızı pay ettirmek yok artık! 

16 Aralık 2020 Çarşamba

Stefan Zweig



 
 STEFAN ZWEIG




Stefan Zweig’in kitaplarını çok severek okuyorum. Duyguyu okuyucuya rahatlıkla aktarabiliyor. Kısa olsa da insanı bir süre kendi hayatından alıp başka hayatlara doğru götürebiliyor... Artık kitaplardan ziyade yazarlarıyla ilgilendiğimi farkettim. Onları böylesi farklı duyguları yaşatan bir bağlam var mı? Nasıl bir hayatları vardı? Peki ya karakterleri? Yaşadıkları dönemsel olaylar? Kitap okurken yazarlarına dostum diyorum hayatlarını bana açıyorlar en çok bu özelliklerini seviyorum. Dostum Stefan Zweig’in nasıl bir hayatı vardı? Kaç yaşında öldü? Yaşamı kitapları gibi miydi? 

28 Kasım 1881 yılında doğmuş. İlk tepkim tabii ki “aa Atatürk’le yaşıtmış! Ne şanslı.” demek oldu. İyice ilgimi çekti. Avusturya da dünyaya gelmiş. Ailesi oğlunu kültür seviyesi yüksek bir çocuk olarak yetiştirmek istemişler. Edebiyat ve yabancı dillere ağırlıklı bir eğitim görmüş. Lise yıllarında şiirle ilgilenmiş. Alman şair Rainer Maria Rilke’den çok etkilenmiş onu ve eserlerini neredeyse hayatının merkezine oturtmuş. Burada biraz ara verelim ben de merak ettim ilgisini çeken şiirleri ve Rainer Maria Rilkenin birkaç eserini okudum. Sizinle de bir tane paylaşmak isterim: 



“Yapraklar düşmeden bilinmez nerden,
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığa
Hepimi düşmedeyiz, şu gördüğüm el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.”

İnsan bence okuduğu şeydir. Biraz okuduğuna aittir. Bir parça kendinden bulmaktadır. Sevdiği şair’den kendine ait olduğu bulgular olduğunu varsayarak devam ediyorum. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe eğitimi almış ve ardından uzun yolculuklara çıkmış. Öğrendiği dilleri ise çeviriler için kullanmış. Seylan, Gwalior, Kalküta, Yangon, Varanasi, Kuzey Hindistan, Panama, New York, Küba, Porta, Kanada, 
Riko, Belçika...

1914’te 1. dünya savaşı başlamıştı Zweig Belçika’dan Viyana’ya dönüp orduya katılmıştır. Savaş arşivinde memur olarak görev almıştır. Savaş başladığında savaşı destekliyordu ancak Galiçya’daki cephede acılara şahit olduktan sonra savaşı desteklememeye başlamıştır. “Mecburiyet” kitabını neden ve nasıl hangi duygularla yazmış olduğunu da anladım hayatından bu kesiti okuyunca. 

 Savaşın ardından, Zweig Avusturya’ya yerleşmiş. Orada Frederike Von Winternit ile tanışmış. Winternit 2 çocuklu bir kadınmış Zweig ile hayatlarını birleştirmişler fakat evlilikleri 1937’de bitiyor. 




 Ülkeye “Nasyonel Sosyalizm”  egemen olmaya başlamış Hitler öncülüğünde Yahudi asıllı Zweig kara listeye alınmış. Naziler, ideolojilerine uymayan kitapları törenlerle meydanda yakıyorlarmış. Aynı şekilde Zweig’in birkaç kitabı da dahilmiş. 1934’te Gestapo, Zweig’in villasına baskın yapmış ve bunun üzerine Zweig ülkesini terkedip Londra’ya yerleşmek zorunda kalmış. 1937’de karısından boşandıktan bir yıl sonra sekreteri Lotte Altmann ile Portekize gitmişler.  Altmann’da Yahudi asıllıymış. 1939 yılında Lotte Alttman ile evlenmişler. İkinci eşinden etkilenerek “Sabırsız Yürek” eserini oluşturmuş.




 Bir süre sonra Zweig’in kitapları yakılmış, sevdiği herkes ondan çok uzağa sürüklenmiş, ülkesinden koparılmak canını çok yakıyormuş. Umutsuzluk hissiyatını taşıyormuş. Londra vatandaşlığını da alamamış üstelik pasaportuna yabancı düşman damgası yemiş. O psikolojinin üzerine tuz biber olmuş gerçekten... 

 1940’ta İngiliz vatandaşlığına kabul edilmiş. Daha sonrasında karısıyla Brezilya’ya gitmişler. Bir süre her şey iyiymiş gibi gitse de içten içe durumlar farklıymış. Tam bu dönemlerde “Satranç” kitabını yazmış. Okuyanlar bilir mutlaka, nasıl bir hapis nasıl bir psikolojiyi tanımladığını. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Karısıyla birlikte etrafında olan bitenlere, haberlere, her şeye kulaklarını tıkamışlar... Zweig Nazilerin zulmü karşısında ölmeyi çare olarak görüyormuş... 14 Şubat 1942’de karısıyla Rio Karnavalını izlemeye gitmişler hallice biraz mutlularken Nazilerin gazetelere attığı manşeti görmüşler... Naziler Suveyş kanalına doğru yönelmişler, Libya’yı hedef almışlardı. Apar topar hemen evlerine dönmüşler. 22 Şubat tarihinde ilaç içerek eşiyle birlikte intihar etmişler malesef... Keşke dostum Stefan Zweig’i ve sevgili eşini çekip kurtarabilseydim ölüm düşüncesinden. Nasıl bir bağ kurduysam, beni derinden etkiledi intiharı. Dostum Stefan Zweig umarım sana dostum diyorum diye kızmazsın bana. İyi ki dünyadan geçmişsin, iyi ki eserlerini arkada bırakmışsın. Ben de seninle aynı fikirdeyim, savaşlar iyilik getirmez.  

Ve veda mektubu: 




"Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. Benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı”


Stefan Zweig dostum... umarım seçiminden dolayı şimdi çok mutlusundur.